5 Haziran 2010 Cumartesi

room eleven - lalala love

nadir de olsa almanya'dan güzel gruplar çıkıyor.
six white russians and a pink pussycat (2006) ve mmm...gumbo? (2008) albumleri tadından yenmeyecek güzellikte. mutlak dinlenmeli.

resmi sitesi
wikipedia
myspace

room eleven - lalala love
room eleven - come closer (live)
room eleven - stronger (live)

.

26 Nisan 2010 Pazartesi

live #1

bu ay da bitmeden araya birşeyler sıkıştırayım istedim.

emilie simon - swimming
emilie simon - opium

fiona apple - fast as you can
fiona apple - extraordinary machine

yodelice - sunday with the flu

cenk taner - eğ başını eğeceksen (editörün seçimi)

the kooks - ooh la

tracy bonham - mother mother

bjork - so broken

julie delpy - a walts for a night

jamie cullum - twentysomething
(bu şahane adamı seviyorsanız mutlaka bu konser dvd'sini edinin)

my brightest diamond - inside a boy

lisa hannigan - pistachio
lisa hannigan - blurry
lisa hannigan - splishy splashy (aklıma mukayyet ol yarabbim)

anouk - more than you deserve
anouk - don't

godsmack - drum battle sully erna vs. shannon larkin
(video 20. saniyeden sonra başlamakta)

machine head - davidian
machine head - imperium

4 Nisan 2010 Pazar

şule için.

şu şarkı bittiğinde gülümsediğimi fark ettim.
umarım dinlerken başkalarında da aynı etkiyi yaratır diye düşündüm.

sevgiler..
ve başka şeyler daha.

ps : bazen kendi kendime salakça triplere girip, bazı şarkıları sadece ben dinleyeyim, bazı filmleri sadece ben izleyeyim vs. vs. benden başka bilen olmasın dediğim şeyler oluyor. bahsettiğim şey bu şarkı için de ziyadesiyle vakidir. o yüzden umarım aynı hissiyatı yaşatmıştır.
dudak bükenin beynini patlatırım ona göre.

bir de üzerine tatlı olarak şöyle bişey var;
ceylan ertem - kuşlar vardır (can yücel)

ilginizi çekebilecekler;
bunu dinleyen bunu da dinledi:
1)ceylan ertem - insandık

ve bunları da izledi:
1)büyük macera with fascinating fingers
2)kedi'dir
3)bir ileri bir kedi bi geri



ütopyalar güzeldir

düştende mor bir aşkı, yaşadın da gittin yar
bir gittin ki sus oldu, pusa büründü hisar
bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir
onu bana verseler vermeseler ne yazar
ben bir kadın sevdim ki evim artık gül kokar
bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir

söz-müzik: ferhan şensoy
(ferhan şensoy'a hayran olmak için bir sebep daha)

ceylan ertem - ütopyalar güzeldir

14 Mart 2010 Pazar

depreşen anılar ve psycho half

biraz önce okan bayülgen'in programında pin-up'ı görünce öyle içim sızladı ki. vakti zamanında fırtınalar estiren "taş" gibi grup gitmiş yerine düttürü bi teen-age band gelmiş. ılgın'ın gruptan ayrılışına çok üzülmüştüm zamanında zaten ama grubun bu hallere düşeceği hiç aklıma gelmemişti. aslında pek kıyaslanamaz ama daha önceden alakadar olanlar bilir, gökçe'nin ilk albumu çıkmadan önceki demolarıyla albumdeki versiyonlarının da alakası yoktur. demek istediğim, birileri işin içine girmeye başladığında elde kalan müzikten başka bişeye dönüşmüş oluyor. demek ki neymiş; iş ticarileşince olay başka bi boyutta geçiyormuş.

neyse konuyu dağıtmayalım. pin-up'ı televizyonda görünce o eski "taş" gibi coverları film şeridi gibi geçti gözümün önünden. en unutulmazı sanırım yedikule konserinde (subat 2005) yağan kara ve soğuğa rağmen yaptıkları kırıcan mı belimi? coverıydı. konseri canlı yayınlayan trt'de, siktir gittttttt! diye haykıran ılgın'ı gören trt yetkililerinin yüzlerini çok merak etmiştim o an. bir de ılgın'ın ıslak sahnede kayıp göt üstü düşüşünü unutamıyorum. (yönetmenin ahı tuttu diye düşünmüştüm). cover demişken ılgın'ın sesinden psycho half'ın action'ını dinlemek de ayrı güzeldir. benim için orjinalinden bile daha güzeldir. (aşağıda dinlenebilir)

yeri gelmişken (konudan konuya atlayayım) bi vakit dağılan güzel gruplara ne kadar üzüldüğümden bahsetmiştim. psycho half aktif olduğu yıllarda türkiye için fazlasıyla iyi müzik yaptığından ve elemanlarından bazılarının gruptan ayrılmasıyla 2001 de dağıldı ve ne yazık ki güzel anılardan ibaret artık. (meraklısı için nedim zakuto şu aralar gren'de devam etmekte.) eski solist yurdakul pekşen almanya menşeli grubu dewanto ile yoluna devam etmekteymiş. ayrıca eski kadrodan görkem, mert ve cenk'in yan proje olarak elektronik alemlerde gezinen, drug box adında bir grubu mevcuttu bi zamanlar. halen aktifler mi bilgim yok.
psycho half ve drug box'ı daha önce dinlemeyenler için demoların bulunduğu pek şahane bi kaynak buldum.
buyrunuz : kaynak
(ilk beş şarkı psycho half. diğerleri drug box şarkılarıdır. arz ederim)

13 Mart 2010 Cumartesi

claire diterzi - tableau de chasse

fransız müzisyenleri seviyorum..

tableau de chasse (2008)



claire diterzi - la vieille chanteuse
claire diterzi - t.o.c
claire diterzi - infidèle




25 Şubat 2010 Perşembe

daiqing tana - silent sky

(uzun gecikmeden dolayı özür. sanırım bi süre böyle devam edecek. bu arada biriken bi dünya yeni gruplar/şahsiyetler var sırada.)

daiqing tana moğolistan'lı çok şahane bir hanımefendi. haya band ile birlikte silent sky adında bir albumu mevcut. moğolca şarkıların bu kadar hoşuma gideceğini hiç ummazdım.
mutlaka albumun tamamını dinleyin.

tanıştırdığı için ahmet özcan'a çok teşekkürler.


daiqing tana - silent sky

3 Şubat 2010 Çarşamba

elfin saddle - running sheep / the procession

kanada'dan yayınladığım ilk grupmuş yeni fark ettim. benim için muhteşem müzisyenler diyarı ülkelerden biri olduğu halde şimdiye kadar hiç yer ayırmadığıma şaşırdım. başlangıç olarak tatmin edici olmasa da aklıma gelmişken yayınlayayım dedim. kanada menşeli olup da japonca muzik icra eden bi grup seçmem de ayrıca absurt bi durum farkındayım.
bu aralar gerektiği kadar ilgilenemiyorum blogla, idare edin.
karar vermeden önce ringing for the begin again (2009) albumunu dinlemenizi öneririm.

resmi sitesi
myspace

elfin saddle - her hail

26 Ocak 2010 Salı

cover me once, cover me twice #1

aklıma gelenlerden birkaçını toparladım. bildiklerinizi paylaşırsanız sevinirim..

nirvana
emilie simon - come as you are
tori amos - smells like teen spirit
patti smith - smells like teen spirit
yodelice - smells like teen spirit

nine inch nails
flyleaf - something i can never have
maroon 5 - closer
linkin park - wish

radiohead
sia - paranoid android
mark ronson - just
karen souza - creep

bob dylan
jimi hendrix - all along the watchtower
dave matthews - all along the watchtower (bu konserde uzun bi introsu var malesef)

(ps: alakadar olanlar bilir, dave matthews'un her konserde farklı bir versiyonu vardır her şarkısının. aradığımı bulamadım o yüzden hangisi versiyonu seçeceğimi bilemedim. eğer daha önce dinlemediyseniz konser albumleriyle başlamanızı öneririm. yaşayan en muhteşem sahne müzisyenlerinden biridir.)

nina simone
michael buble - feeling good
my brightest diamond - feeling good
muse - feeling good
adam lambert - feeling good (hakkını yemeyelim şimdi popstar diye)

screaming jay hawkins
nina simone - i put a smile on you
joe cocker - i put a spell on you
marilyn manson - i put a spell on you
natacha atlas - i put a spell on you
jay hawkins - i put a spell on you

ve... tarkan the magnificent
megalomaniax - hepsi senin mi?
(ps: introya aldanmayınız. şarkı 1. dakidan sonra başlıyor.)



ve tabi yeri gelmişken richard cheese'den bahsetmeden olmazdı.nevi şahsına münhasır çok orjinal bir abimiz kendisi. bütün albumleri meşhur şarkıların kendi meşrebince yaptığı yorumlarından oluşuyor. bazı şarkıların da sözlerini kafasına göre değiştirerek söylemekte. çoğunun orjinaliyle alakası yok tabi.eğlencelik. denemekte yarar var.
welcome to the jungle (guns and roses)
creep (radiohead)
beat it (michael jackson)
stairway to heaven (led zeppelin)
another brick in the wall (pink floyd)

24 Ocak 2010 Pazar

my funny face

(4 günlük gecikmeyle)

güzel kadın ile zarif kadın arasındaki fark; yaşlandığında biri çekiciliğini kaybederken, diğeri sahip olduğundan da fazlasını kazanır… her ikisini de ziyadesiyle haiz, sinema tarihinin en güzel ve en zarif kadını evine geri döneli tam 17 yıl olmuş.

zarafet sanki o döneme özgü bir şeymiş gibi geliyor bana. müteakip yıllarda kadını tanrıçalıktan seks objesine çeviren moda kavramına lanet olsun. babetler, kabarık fırfırlı etekler, saç bantları, hoş şapkalar… bir kadını tamamlayan daha muhteşem detaylar olabilir mi? o yılllarda yaşasaydım kendimi mutlu hissederdim gibi geliyor. dar kesim kumaş pantolonlar, ince kravatlar, süveterler, amerikan arabaları… doğmak için bir 40-50 yıl kadar geç kalmışım sanırım.

audrey hepburn
wikipedia
fotograf arşivi (büyük bir arşiv yapmışlar)

for my funny face;
frank sinatra - my funny valentine

edith piaf - la vie en rose
louis armstrong - la vie en rose
sophie milman - la vie en rose (leziz!)
sophie milman'a ileriki zamanlarda yer ayıracağım.


21 Ocak 2010 Perşembe

haricten gazel

son 5-6 yılda türeyen türk grupların/müzisyenlerin kalitesini gördükçe gerçekten insan gururlanıyor. benim ülkemde de tek tük değil dişe dokunur çoklukta güzel şeyler yapılıyor artık diyebiliyorum. tabi ki evveliyatı olan harika müzisyenleri tenzih ediyorum. belki de hep vardılar, ben teknoloji yüzünden varlıklarından daha kolay haberdar oluyor da olabilirim. ne yazıktır ki bu işleri yapanların, yaptıkları işlerin sürekliliğini sağlamak, en azından giderlerini karşılamak adına bile bir maddi dönüş alamadığından bazen hiç tanınmadan, bazen de bir albumle silinip gitmesine üzülenlerdenim. lafı "albümler satılmıyor kardeşim" e getirmeyeceğim çünkü ben de almıyorum. çünkü lüzumsuz buluyorum.
şöyle ki; ortalama bir albümün 10 tl olduğunu düşünürsek ne kadar büyük bir bütçe ayırmam gerekir ki binlerce şarkıyı dinleyebileyim. o kadar varlıklı olmadığıma göre haliyle paramı ücretsiz edinebileceğim bir şeye vermek istemiyorum. ama bir grubu para vermeden canlı bir sahnede dinleyemeyeceğim için, paramı konserlere harcamayı daha mantıklı buluyorum. herhangi bir grubun da maddi dönüş için albüm satışından ziyade konserlerden gelir elde etmeye çalışmasından yanayım. çünkü müzik dinlemek bir lüks sayılamaz. olsa olsa canlı dinlemek lüks olabilir. bunun üreten için de, dinleyen için de bir zevk olduğunu düşünürsek, olabildiğince sık konser vermek en makul olanı sanırım.
verilen emeğin tüccar zihniyetli insanların elinden kurtarılıp; prodüktürünün, dağıtıcısının, satıcısının, bilmem necisinin yamyamlık yapmasına izin vermeden, olabildiğince tek elden alıcısına iletilmesini savunuyorum.

sanat dalları içinde en çok sömürüsü yapılan müziktir herhalde. etinden, sütünden, yününden her türlü sömürüye uğrar ne yazık ki. sömürünün bunu üreten hariç, elden geçen herkes tarafından yapılması da ayrı bir acayiplik tabi. mağdur olan sadece üreten ve dinleyen sanırım.
kendi fikrimce sanatın içine maddi beklenti girdiğinde o işin samimiyetinden kuşku duyarım. ama bu demek değil ki bu insanlar bu işten para kazanmasın. öyle ince bir ayar var ki zaman zaman çoğu şeyden soğutmuştur beni.
hatırlayın; bir zamanlar populer olmamak için, çok ticari buldukları için video klip çekmeyen metallica, parayı bulduğunda üzerinde isimleri yazılı takkeleri donları bile pazarlamaya, her türlü mp3 paylaşım sitesini dava edip; "telif haklarını ihlal ediyorlar, album satışları düşüyor. bu mendebur herifler yüzünden yiyecek ekmek bulamıyoruz vallahi hakim bey" diyerek ortalığı nasıl galeyana getirdiklerini. kastettiğim tam da böyle bişey.

siya siyabend elemanlarından murat toktaş'ın crossing the bridge'deki şu sözleri olayın tamamen özeti aslında;
"bunu tercih ettiğimizi anlamıyorlar ya. yani sokaklarda birebir kendimizi ifade etme yolunu tercih ettiğimizi anlayamıyorlar. çünkü anlayışları şuna müsait; kasedi çıkarıyosun abi. parayı alıyosun. bi şekilde konserleri de koyuyosun. ne söylersen söyle. söylediğinin alt yapısı, mahiyeti hiç bişeyi olmasın önemli değil. biraz güzel bi sesin var mı. biraz da tipin kurtarıyo mu. tamam abi. seni sunarız. bu insanlar da yerler”.

sonsuz saygı duyduğum gruplardan biridir. imkansızlıklarına rağmen, maddi beklentileri olmadan müzik yapan şahane insanlar. eğer bir yerde dinlemediyseniz ya da istiklal'de çalarlarken rastlamadıysanız çok şey kaybetmişsiniz demektir.

başladığım konuya dönersek, ülkemde halen mustafa sandal, serdar ortaç, ismail yk vs. gibi insanların muteber müzik adamları olarak ortalarda boy gösterdiklerini gördükçe içim sızlıyor. sosyolojiden anladığımı söyleyemem o yuzden bu konudaki fikirlerim diğerleri gibi götümden sallamanın ötesine geçemese de, toplumların estetik anlayışının kültürel ya da ekonomik gelişmişlikleriyle alakalı olmadığını düşünüyorum. muhakkak etkisi vardır ama dominant sebebi farklı bişey herhalde. çünkü en azından müzik açısından, daha eskiyi göz ardı ederek sadece osmanlı'da bile müziğe verilen öneme baktığımda ve yaşadığımız toplumun kültürel çeşitliliğinden kaynaklanan güzelliğiyle gelişmiş müzik kültürüne rağmen nasıl olur da bu adamlar prim yapar aklım almıyor.
60’lardan itibaren pop müzik kültürümüzün üretmekten ziyade piyasa yapan fransız, ispanyol ya da arap şarkılarına türkçe söz döşeyip millete gazlama geleneğinden gelmesinin tezahürü sanırım şu zamana kadar süregelen kokuşmuş müzik kalitesi.

sadece rahatlamak için yazılmış lüzumsuz bir fikir beyanıdır.
arz ederim.

"sokak müziği yoktur, müzik sokakta olmalıdır...
sokak oyunu yoktur, oyun sokakta olmalıdır...
sokak sergisi yoktur, sergi sokakta olmalıdır...
sokak sanatı yoktur, sanat sokakta olmalıdır...
ve esasen;
sokak hayatı yoktur,hayat sokakta akmalıdır...
ama maalesef günümüzde hayat sokaktan dışlanmakta ve sokaklar tamamen ticari faaliyetlere peşkeş çekilmekteler..." (siya siyabend)